19 Şubat 2015 Perşembe

SADECE BİR KEZ…

25.Aralık.2014
Yeni yıl, yepyeni hedefler, son dakikaya bile bırakılmak,sığdırılmak istenen yenileşme çabaları, kilo verme girişimi, sigarayı bırakma, sıkıntılı ilişkiden kurtulma, saç rengini değiştirme, sakalı, bıyığı kesme…
Ben size bu kez yeni yıla, yeni başlangıca giderken gerçekleşen bir vedadan söz etmek istiyorum, bildik ” yeni yıla giriş kalıp sevgi pıtırcığı cümleleri” kurmak yerine.
26.Nisan.2014, 20.30, Ayvalık. Çok keyifli bir yemek yedik annem, babam, oğlum ve ben. 14.Nisan günü 70 yaşına giren babacığım annemle birlikte içtiği kutlama kahvesi sırasında fenalaşıp hastaneye kaldırılmış, bir hafta hastanede kaldıktan sonra annemde konaklıyordu. Yemekten sonra kahvelerimizi içerken babacığım dedi ki:” Güniz beni evime götür. Uzun süredir buradayım, uyuyamıyorum, anneni de uyutmuyorum, lütfen.” Annem çok karşı çıktı ama babamın gözlerine baktığımda gitmeye hazır, istekli ve bunun için enerji gördüm ve biraz da yalvarma. Saat 22.00 olmuştu.
“Tamam babacığım.” Dedim.” Bir şartla telefonun sabaha kadar açık duracak ve ben istediğim zaman arayacağım sen de yanıt vereceksin.” “Anlaştık kızım.” Luna Park’ a götürülecek çocuğun sevinciyle hemen hazırlandı,ben arabayı kapının önüne getirdim, hoop ön koltuğa oturuverdi, emniyet kemerini bağladı, arkaya da oğlum geçti. Sohbet ede ede evine ulaştık. Büyük bir çeviklikle arabadan indi, seri adımlarla apartmanına girdi, merdivenleri tırmandı,oturduğu dairenin kapısını açtı, adımını attı, nefesi daralmıştı…
Hemen banyoya girdi, ferahlamaya çalıştı, beni çağırdı: “Güniz koş…” ” Sok elini suyun altına,sıvazla sırtımı soğuk soğuk.” “ Hadi daha çabuk…”İki üç dakika sonra salona geldi yanımıza. Oğlum ve ben panik, çaresiz babama baktık.Koltuğuna oturdu.Daha sakindi,nefesi biraz daha düzelmişti.”Babacığım hadi dönelim.” “Hayır,bak geldik böyle oldum,dönüşe dayanamam.” “Biz kalalım o zaman.” “ Hayır, istemiyorum sizi, gidin.” Çok kararlıydı. “Telefonun nerede baba…” Bakındı,arandı yok. Numarayı aradım,annem açtı:”Burada…” “ Ne yapalım baba?”
Bu arada babam koltuğuna oturmuş, televizyonu açmış seyrediyordu. Bana döndü:” Telefonu alıp getirin.” “Seni de götürsek, emin misin?” “Gidin gelin,çok dikkatli kullan arabayı, hadi.” Baktım yüzüne,bırakabilirdim onu bir başına. “Tamam o zaman,hemen geliyoruz.Gelince bir daha konuşuruz olur mu,anlaştık mı? Anahtarı bana ver de sen yerinden kalkma, biz açar gireriz.” “ Anlaştık. Hadi hadi gidin…”
Fırladık oğlumla, nasıl ulaştık annemin evine hatırlamıyorum. Bayrak yarışı gibi oğlum kaptı babamın  telefonunu annemin elinden, on dakika sonra babamın sitesinin önündeydik.İki yıldır o sitede yaşıyordu babam Ayvalık Çamlık’ ta, yerini biliyordum ama adını değil.İçimden bir ses ‘Dikkatle oku!‘dedi.Koşa koşa apartmana girdik, merdivenleri tırmandık, kapıyı açtım; babam dizlerinin üstünde başı divanın oturulacak kenarına düşmüş, takılmış kalmış gibi, kolları iki yanından sarkmış üzerinde atletli halde yığılmıştı. Oğluma bağırdım hemen: “ Ambulansı ara, Çamlık Çağın Sitesi de, Çamlık Çağın Sitesiiiii!!!!”, fırladı dışarı bağıra bağıra ağlayarak.
Babamı sırt üstü yatırmaya çalıştım, boynu tutmuyordu, başı bir o yana bir bu yana düşüyordu. Sanki babam küçülmüştü, o ‘ ölümden sonra 21 gram kaybı doğru mu acaba ’ diye düşündüm saniyelik. Beden o kadar tazeydi ki zorlansam da yatırmayı başardım. Avaz avaz bağırıyorum “ Baba uyan, baba uyan.”, aynı anda balgamlarını sildim, dilini yakalayıp dışarı çıkardım, şişmiş miydi ne? El bileğinden, ayak bileğinden, boynundan nabzını yakalamaya çalıştım. İnceden hissettiğimi sandım, umut ettim. Çaresiz kalmış küçücük ellerimle hemen kalp masajına başladım ,suni teneffüs yaptım. Yok,yok! Gözleri, gözleri yok olmuştu babamın. Rengini mi hatırlamıyordum yoksa renksiz miydi? Bembeyazdı gözleri. Saatler kadar uzun dakikalarca çırpınıp durdum… Olmadı! Babam geri gelmedi. Göz kapaklarını indirdim. Ona baktım, ben baba evindeyken divanda uyuya kaldığında üstünü örtmeye yanına gittiğimdeki gibiydi yüzü, uyuyordu işte…
Belki de bundan daha acı ölüm sahneleri duydunuz ya da şahit oldunuz. Bu benim için acı olan. Bu benim babamla ayrılık hikayem.
Sevdiklerimizle ayrılığımız her an olabilir, bunu hepimiz biliriz ama hissetmez, bilir gibi yapmayız. Hadi o yeni yıla yenilenerek  giriş listemize sevdiklerimizle daha çok zaman geçirmeyi, onları akşama ya da ertesi gün görmeyecekmiş gibi sarılmayı, öpmeyi,seni seviyorum demeyi ekleyelim.
Elbette ölümlüyüz, hadi kendimizi de daha fazla ertelemeyelim. O yere gidelim, onu alalım, onu arayalım, ona deli aşık olalım, onu ziyaret edelim, onu yiyelim, ona sarılalım, orayı yürüyerek geçelim bu kez, onu içelim, oranın kokusunu içimize çekelim, orada saatlerce oturup o manzarayı en ince detayına kadar seyredelim, … neyse haz duyduğumuz, duyma ihtimali olan ama ertelediğimiz… Ölümlü olduğumuz bu yaşam sadece bizim ve bir tane, sadece bir kez yaşayacağız. Ne olur ısmarlandığı değil istediğiniz gibi yaşayın ki ölürken: “ Benim yaşamımdı” diyebilin.
Yarın olmayabilir, hadi bu günü yaşamaya…

BEZDİRDİM, BEZDİRDİN, BEZDİRDİ!


26.Haziran.2014
“Çalışanın mesleki bütünlüğünü bozan, insanların adeta kişiliklerini parçalayan ve belki de yıllarca onarılması güç yaralar açan bir saldırı biçimi olan mobbing vakaları her yıl Gayri Safi Milli hasılamızdan (GSMH) 10 milyar doları götürüyor.” 

Yönetim kurulunda bulunduğum bir derneğin yürüttüğü bir eğitim için Malatya’daydım geçenlerde
Eğitimde civar şehirlerden pek çok katılımcı vardı. Bunlardan biriyle çok iyi arkadaş oldum. 30 yaşında dünyalar güzeli Ceylin’ le. Ceylin gülen yüzü, buğulu gözleriyle, çilleriyle, lüle lüle sarı saçlarıyla şatoda yaşayan masal prensesi gibiydi. Harika bir eğitim almış hukuk yüksek lisanslı bir inşaat mühendisi belirsiz bir süre için çalıştığı, yaşadığı Ankara’ dan ayrılmış ve anne babasının yanına Sivas’a geri dönmüştü. Belirsiz bir süreliğine çünkü ne Ankara’ya ne de o işine hiç dönesi yoktu.Bir sohbetimizde öğrendim ki yıllar sonra hem de o donanımla, öylesi “güzel” bir işe sahipken her şeyi bir anda bırakıp ani bir kararla toparlanıp  ailesinin yanına dönmesinin nedeni ağır mobbing miş. “Hadi canım, iki kötü laf duymuşsa, bir azar işitmişse insan hemen işini bırakıp şehri terk edermi? Ay şu kadınlar ne nazenin, ne çıtkırıldım.” Evet, mobbing (bezdiricilik) o kadar etkili ki insanı yerinden yurdundan da ediyor sağlığından da…

Geçen yıl bir şehir kolejinde çalışıyordum.Çiçek isimli müdürüm üzerimde aşırı, sık,sistemli ağır mobbing uyguluyordu.Ne donanımım ne de sağduyum onun uyguladığı ağır mobbingle baş edemiyordu.Ne sakin yaklaşım onu dizginliyordu ne de sert dimdik duruş. Her sabah bambaşka bir kadınla karşılaşıyorduk sanki. Önce bu mobbingin sadece bana uygulandığını düşünüyordum zaman ilerledikçe gördüm ki çiçek isimli müdürüm herkese mobbing uyguluyor, çalışanları, çocukları sevgiyle, gülen yüzüyle ve sabrıyla eğitmesi gereken öğretmenleri yaşamlarından bezdiriyordu.bir gün odasındaki bir toplantıda hiçbir şekilde mobbinge önlem alamadım, beni avaz avaz odasından kovdu, dışarı çıktığımda sekreteri tir tir titriyordu, onunla görüşmeye gelen iki veli kıpkırmızı yüzleriyle acıyarak bana bakıyordu. Odama döndükten on dakika sonra bayılmışım.’Çocuklar korkmasın’ diye yarım saat sonra aranan ambulans ancak yarım saat sonra o şehir kolejine ulaşabilmiş yani o durumuma ancak bir saat sonra müdahale edilmiş. Bana ne mi olmuş?: STRESE BAĞLI KALP SPAZMI geçirmişim. Neden? Hadi gelin nedenini biraz irdeleyelim…

Uzmanlar mobbing kavramını,mobbing mağdurlarının kendilerine olan güvenine ve öz-saygısına sürekli ve acımasız bir saldırı olarak tanımlamaktadır. Bu anlamıyla mobbing, “mağdurun benliğini öldürme çabası” olarak görülebilir. Bu davranışın altında yatan temel neden; üstünlük kurmak, buyruğu altınaalmak ve yok etmek arzusudur. 
DuygusalTacize Hedef Olan Kişilerin Özellikleri:
Duygusal tacize maruz kalanların çoğunluğu üstün özelliklere sahip, zeki, başarı odaklı, yaratıcı, kendisini işine adamış,dürüst, insanlara güvenen, iyi niyetli, politik davranmayan, kurumuna bağlı,işiyle özdeşleşmiş, sosyal hayatta içlerine kapanık olmaya meyilli, yumuşak başlı, içsel olarak kendine çok saygı duyan ve yetkinlik düzeyleri yüksek kişilerdir.
İşyerinde Duygusal Tacizin Boyutları:
1)İşyerinde duygusal taciz (mobbing), çeşitli aşamaları içeren bir süreç şeklinde devam eder. Mobbing oluştukça çeşitli psikolojik faktörler etkileşime girer ve hedef seçilen kişinin (kurbanın) sağlığını olumsuz biçimde etkiler. Mobbing sendromu; haksız suçlama, küçük düşürme, genel taciz, duygusal eziyet ve psiko-terör uygulamak yoluyla, bir kişiyi işyerinden dışlamayı amaçlayan, kötü niyetli eylemler-den oluşan bir süreçtir.
2)Anlaşmazlıkaşaması: Kritik bir olayla, bir anlaşmazlıkla, karakterize edilir. Henüz mobbing değildir fakat mobbing davranışına dönüşebilir
3)Saldırganlıkaşaması: Bu aşamada saldırgan eylemler ve psikolojik saldırılar, mobbing dinamiklerinin harekete geçtiğini gösterir.
4)Kurumsal güç aşaması: Yönetim, ikinci aşamada doğrudan yer almamışsa da, durumu yanlış yargılayarak, bu negatif döngüde işin içine girer ve kurban, örgütlü ve kurumsal bir güçle baş etmek zorunda bırakılır.
5)İşine son verilme aşaması: Kovulmadan sonra, duygusal gerilim ve onu izleyen psikosomatik hastalıklar devam eder. Mağdur işini bırakmakla da psikolojik şiddet baskısından kurtulamaz.

Duygusal Tacize Yatkınlık Kişilik Özellikleri:
Duygusal tacizi genel olarak alışkanlık haline getirmiş kişiler,kendi yetersizlik duygularını hedef aldıkları kişinin zor durumlarıyla eğlenerek yenmeye çalışan, ikiyüzlü, farklılıklara karşı hoşgörüsüz, kıskanç,aşırı denetleyici kimselerdir. Genel olarak mobbingcinin kişilik özellikleri şunlardır :
Mobbingci zorunlu olarak yalancıdır, hafızası seçmecidir, her şeyi inkar eder, sapkın tertipçi ve kötü niyetlidir, kulak vermez, yetişkinler arası bir tartışmayı sürdüremez, vicdansızdır, pişmanlık duymaz, güce eğilimlidir, şükran duymaz,yıkıcıdır, esnek davranamaz ve bencildir, duyarsızdır, gayri ciddidir,güvensizdir ve olgunlaşmamıştır, çoğu kez mantık ölçülerinin ve her tür ahlaki düzlemin dışındadır.Mobbingci antipatik kişiliklidir. Mobbingciler genellikle kendi itibarlarını yükseltmek ve ihtirasları uğruna, kötü niyetli ve hileli eylemlere başvurmaktan çekinmezler. Aşırı denetleyici, korkak ve sinirli bir yapıya sahiptirler. Daima güçlü olma isteği içindedirler. Korku ve güvensizliklerini bir başkasına çamur atarak yenmeye çalışırlar. Kendi hasta kişiliklerini saklamak amacıyla diğerlerinin manevi gelişimini önleyecek şekilde güç kullanma eğilimindedirler. Bu nedenle hep “günah keçisi” arayışı içindedirler.
Öğretmene Baskı Yapan 5 Öğretmene 12 Yıl Hapis İstemi
SEDA ÇAKMAK / İSTANBUL
Edebiyat öğretmeni Fahrinisa İçten’e başka bir okula tayin istemesi için psikolojik baskı yapan biri müdür 4 öğretmenin yargılanmasına başlandı. Bakırköy 4. Ağır Ceza’daki davada sanıklar suçlamaları kabul etmezken, Adli Tıp, İçten’in “mutsuz ve hayattan tiksinme” psikolojisi içinde olduğu ve mobbinge uğradığı yönünde rapor verdi. İstanbul Bakırköy Anadolu Ticaret Meslek Lisesi’nde 1.5 yıl edebiyat öğretmenliği yapan Fahrinisa İçten, bezdiri uygulayan okul müdürü Mehmet K. müdür yardımcıları Sebahattin T, Abidin T ve öğretmenler Candan Ş. ve Ayfer K. hakkında dava açtı. “Kamu görevlilerine i    şkence” suçundan 12 yıla kadar hapisle yargılanan 5 öğretmen hakim karşısına çıktı.

Kıdem indirme ve 4 kez ihtar cezası aldı
Mahkeme, mağdurun ifade verirken yanında Sosyal Hizmet Uzmanı’nın bulunması ve tanıkların dinlenilmesine karar vererek duruşmayı erteledi. İddianameye göre Fahrinisa İçten’le konuşan öğretmenler de soruşturmayla tehdit edildi. Okul müdürü,İçten’e not verirken tarafsızlık ilkesini ihlal ettiğini iddia ederek 1 yıl kıdem indirme ve 4 kez ihtar cezasının yanı sıra okulunun değiştirilmesi için Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdu.
Star Gazetesi

Hem zeki, donanımlı güzel Ceylin hem de ben mobbing yüzünden işlerimizden olduk, sağlığımızdan olduk en önemlisi yaşamaktan, yaşamdan tat almaktan koptuk.

UMUDUM VAR…


7.Haziran.2014

Alaçatı’ da düzenlenen Ot Festivali’ nin beşincisindeydik bu gün oğlumla. İçimi bir huzur kapladı. Şüphesiz bunda sağlıklı olmamın,oğlumun yanımda bulunmasının ve ülkemin topraklarında olmamın çok etkisi varama düşündüğümde ondan ötesini keşfettim içimde…
En azından ülkemin bu tarafında hava çok güzel ve temizdi, insanların yüzü gülüyordu, sağlıklıydı, kalkıp buraya gelecek kadar ya da orada el emeğiyle bir şeyler yapıp satmak için malzeme alacak kadar parası ve keyfi vardı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemde de sevimsiz, keyifsiz,berbat, iğrenç, kahırlı, utanç dolu şeyler oluyor, yaşanıyordu ama hala her şeye inat gülümsemek için insanoğlu bir şey yaratıyordu kendine, ertesi sabah kalkmak için bir neden oluşturuyor, “yaşamda kalmak” için, içindeki insanı öldürmemek için inadına bir şeye harmanlanıyor, kendini uyumlu bir canlı olarak devinimin içinde buluyordu… İşte bu umut benim içimdeki huzura neden oldu, işte ben bunun için her şeye rağmen güldüm bu gün…

Bir hikaye daha var çok kısa süre önce yaşadığım umuduma umut katan.
Geçen akşamların birinde oğlumun iki sınıf arkadaşını yatılı misafir ettik evimize. Üç ergenim vardı evde. Kardeşimin ergenliğinin başını yaşamıştım evlenmeden ve göçmeden önce. Onu andırıyordu yaşanan her şey şüphesiz, tüm ergenler az çok aynı olduğuna göre… Bol bol yediler, içtiler, yüksek sesle başkaldırı rap müzikleri dinlediler, günümüz ergen-genç iletişim sözcükleri dillerine pelesenkti, öğretmenlerinin taklidini ve bayağı bir dedikodusunu yaptılar. Benim yanımda kızlar hakkında konuşmadılar (şimdilik) ama yanımda bir hayli siyaset hakkında konuştular. Dikkatle dinledim onları, anne - baba sözcükleri miydi içini bilmedikleri yoksa cidden anlayarak, bilinçli miydi o sözcüklerin oluşturduğu cümleler. İnanamadım konuya hakimiyetlerine, hangi siyasi partinin nasıl bir söyleme sahip olduklarına ilişkin fikirlerine ve birbirlerini dolduruşa getirip salonda “Atatürk’ün askerleriyiz!” diye bağırıp marş yürüyüşlerine.
Umudum var yarınlardan…

Küçük Bir Öykü ama BÜYÜK BİR DERS


6.Mart.2014
Küçük bir öykü bu, 
Herkesin başına gelen,
Hay Allah ne oldu dedirten,
Gül gibi geçinip giderken... Mehmet Teoman

Benim küçücük öyküm de öyle bir şey, hele ülkemin şu an yaşadığı BÜYÜK ÖYKÜLERİN yanında minik bile...

Bir derneğe üyesiniz, uymuyor kanınız ayrılıyorsunuz. Ardından ayrıldığını duyan, kanı uymamış ve aynı dernekten ayrılmış başka biri var (tabii onun ardından çok konuşulmuş, öyle şeyler anlatılmış ki sana), diyor ki:
"Ah ben de neler çektim o dernekte bir bilsen. Bu kadının gerçek yüzünü herkes görmeli, onu artık tanımalı, bilmeli." 
"Biz ne yapabiliriz ki, sadece siz ve ben." 
"Daha ne olsun, iki kişi bir kişiden iyidir,güçlüyüz bize yapılanlardan bu kadar üzüntülerden sonra susmamalıyız, susamayız."

Bir süre sonra bakıyorsunuz ki sizi kışkırtmaya çalışan o kişi tüm etkinliklerde baş rolde, poz poz fotoğraf veriyor. Bu ne? Nasıl tanımlanır bilemedim, siz kullanın mevcut kelime dağarcığınızdan.

"İnsan çiğ süt emmiştir, güvenilmez." sözüne ASLA inanmadım. İnsana değil de kime güveneceksin? Apartmanın önünden geçen sokak köpeği size çay demleyemez ki kötü halinizde, muhabbet kuşu sohbet edip yalnızlığınızı gideremez, sütçünün beygiri size bir kek yapıp getiremez, balkonunuzun altından geçen kedi mart ayındaki kalp kırıklığını size anlatıp dertleşemez ki. Nasıl size güvenilmesini istiyorsanız, sizden de ona güvenilmesini ister insanoğlu.

Her şey bir yana duvardan duvara vurduğunuz eski üyenizi tekrar nasıl, hangi yürek ve yüzle alırsınız derneğinize? Bunu da anlamam oldukça güç, tanımlamam da...

Aldığım ders mi ne? : BENDEN POLİTİKACI OLMAZ ARKADAŞ!
                                                                                           

17 Eylül 2011 Cumartesi

NAMUS ZARI SOYADI MI? KIZLIK SOYADI MI?


7.Mart.2011 
Büro için bir dolu resmi işlemlerle boğuştum. Bir yerlerde sorulan bir soru aklıma takılıverdi:

Kızlık soyadınız nedir?

Bu nasıl bir sorudur? Evlenmeden önce kız olduğumu nereden biliyorsun, yoksa bu bir umut mudur? Kim çıkartmıştır, kim formüle etmiştir bu terimi " kızlık soyadı ", neden bekarlık soyadı değildir?

Hadi ben fesatlık ediyorum, kastolunan "genç kız" vari olmak evlilik öncesinde, 35 inde evlenmiş biri içinde aynı dilekle mi yaklaşılır?

O kız olacak sen ADAM öyle mi? Muhtemelen ağabeyi, babası, amcası ya da mahalle ağabeyi tarafından senden bir önce, iki önce, yüz önce kiminle cinsel ilişkiye girdiği belli olmayan, rutubet kokulu, pis çarşaflı, loş ışığa gizlenmeye çalışılmış bir ortamda, ağzı sakızlı bir seks işçisiyle, büyük travma yaşatılarak ADAM ettirilmiş, oğlanlıktan erkekliğe geçirilmiş sen, herkesle "tecrübe, doyum, gözüm dışarıda olmasın" bahanesi altında birlikte olacaksın ama kızın eline el bile deymeyecek yine de ne hikmetse sana inanılmaz hizmet edip vahşi ve sınırsız olacak öyle mi?

Sen zar diye diye zar peşinde koşarken o kız okşanacak, oral, anal pek çok cinsel tatmin yaşayacak ve sen "el deymemiş" bir dişi aldığın için mutlu olacak, göz ucuyla bile olsa çarşafta kan lekesi arayacaksın.

Sen açık açık sorsana bana, namus zarı soyadım neydi?

Söylesene ne zaman anlayacaksın namus iki bacak arasında değil, İKİ KULAK ARASINDADIR.

25 Eylül 2010 Cumartesi

" SALAK ŞEY! "

21.Eylül.2010
Güzel, alımlı arkadaşımla İzmir' in Balçova' daki gözde alış veriş merkezlerinden birinde buluştuk, iki lafın belini kırıp kahvemizi içelim diye...
Kahvelerimizi söyledik, Temmuz sıcağında bulabildiğimiz şemsiye gölgesi altına sığındık. Arkadaşımın suratında kocaman bir sırıtış, azıcık da sulu.
"- Ne oldu, yine neler karıştırdın bakalım?" diye sordum iştahla.
" - Ah Güniz! Biraz önce yılan hikâyesine dönen bir iletişimi sonlandırdım. İlişki diyemem adam ilişkide zaten. Çok tatlı, çok şeker, çok hoş ama bomboşşş. Bilirsin sen - ben gibi kadınlar sadece ambalajla yetinemiyoruz şekerim ve şalteri indirip çoğu erkek gibi, iş görüp kalkamıyoruz. "
" - Eee, ne yaptın tatlım?"
"- Hiç! Bu hafta buluşacaktık güya, yoğun beyimizden sms, bir haber bekliyorum hadi bebeğim şu saatte şurada diye. Olmuş hafta ortası, salak şey... Bir sms attım: ' Yerin sendeki yerim kadar, artık hiç bir şey için beni arama..' Bu kadar."
" - Peki tatlım,' Zaten aramıyorum ki, bu kadın bana sms atıp bir de üstüne arama diyor, sessizce gitse ya, istediğim de bu.' diye düşünürse."
"- Aman Güniz o bunu düşünemeyecek kadar aptal, bu cümleyi aklından geçirecek kapasitesi olsaydı bırakır mıydım sanıyorsun?"
" - Ne hissediyorsun şimdi? "
" - Çok tatlı çocuk, şirin, keşke...Geçenlerde sana Nine West ' de gördüğümü ve aşık olduğumu söylediğim bir ayakkabı vardı ya, çok istediğim halde alamamıştım. O an param mı yoktu, acelem mi vardı neydi, içimde bir yara, bir burukluk alamadım o ayakkabıyı. Onun gibi işte!
İkisini de denedim üzerimde; VALLA AYAKKABIDAN DAHA ÇOK ZEVK ALDIM VE MUTLU KALDIM..."

RENGÂRENK

28.Temmuz.2010

Gözüm kara, kalmadı yara
Oldum rengârengârenk
Bazen her şey sararıp solar
Biz hep rengârengârenk...




2010 yazının kanımca bomba parçası Sertab Erener' den. Bundan tam üç yıl önce yine böylesi bir parçayla ayaklarım yerden kesilmiş, başım ritmle sözle dönmüş adeta aşka düşmüştüm.

Bu parça da başımı gerçekten döndürüyor, bir parça yine bana yazdırıyor...

İnanılmaz bir yıl yaşadım, 2009 inanılmazdı benim için. Yaza kadar olan bölümü Fetullahçı kolej yönetimiyle ve ihtiras topu yöneticileriyle savaşla geçti. Yaz boyun fıtığımla, sonrası ağır grip ve yıl sonuna kadar göğüs ağrısıyla ardından; göz bebeğim perikardit zaten. 2010 başlangıcı ameliyat ve nekahat sersemliği, ayağa kalkış savaşı...

Şükür, beterin beteri var. Can sıkıntım adaletsiz sıralanışa, üst üste gelmelere.

Ama ne oldu? Resmen aldım mesajı arkadaşım: " Gözüm kara, kalmadı yara. Oldum rengârengârenk..."

Artık her şey geride kaldı; kötü deneyimler, kötü insanların kötü söylemleri, kötü hissedişler, kötü bekleyişler, kötüyü bekleyişler, hastalıklar, ağrılar, çatlayan sabır taşları, mutsuzluklar...

Artık:" Griler hep düşmanım, kırmızılar bana kardeş!..."

Yüzümde kocaman bir gülümseme dansedip evrenin sesini dinliyorum. Hepsini hepsini algılamaya çalışıyorum.

Dinle arkadaşım, senin duyduğun ne, evren sana ne diyor bu gün?

29. Haziran.2010 ÖZDERE